|
NARO 3. OLAĞAN BİLDİRİ
(Mart 2002)
Ağır ve gurur verici sorumluluğunu anlamak
istemeyenlerin bile görmezden gelemediği tavizsiz bir ciddiyetle omuzlarımızda
taşıdığımız asil eylemlerimizin kitlelere ulaşma süreci içinde olduğu
şu günlerde oluşumumuzun genel tavır ve ilkelerine dair bize verdiğiniz tüm
içten destek ve olumlu-olumsuz bütün eleştirileriniz için teşekkür ederek
başlamak istiyoruz söze. Geçtiğimiz altı ay boyunca verdiğimiz cansiperane
mücadelenin yarattığı etkiden doğan tüm somut ve soyut tepkiler ve bu
tepkilerden doğan etkileşimlerin tüm dahili ve harici uzantıları bizleri
samimi heyecanımız ve şevkimizle baş koyduğumuz bu mukaddes yolda daha da büyük
bir imanla ilerlemeye teşvik ediyor.
Hepinizin takdir edeceği üzre, örgüt varolageldiginden bu yana kendi başına
yürümeye mecburdur ve bu da görevlerin yerine getirilmesine bağlıdır.
Yerine getirilmeyen görevlerden mütevellit bir eylemselliğin nihilistik çağrışımlardan
öte bir mana taşımayacağını duyumsayan her bilinçli bireyin “bir şey
yapmalı!” tümcesini sonundaki ünlemi anlamsız bırakmaksızın haykırması,
kalan tek dişiyle dünyaları yöneten çağdaş medeniyet canavarına erişmek
isteyen bir toplumun gelişim ve ilerleme yolunda katetmesi gereken ilk adımdır.
Bilinmelidir ki, değişim ve gelişim birbirinden farklı kavramlardır. Bu açıdan
bakıldığında dünyamız her geçen gün değişmekte; ancak bu değişime
uydurulmak istenen gelişim kılıfı mevcut durumun vehametini gizlemek
konusunda bir hayli yetersiz kalmaktadır. Siyasi ve sosyolojik bazda vücuda
gelen tüm bu olaylar gafil gezen şaşkınların çıplak gözle takip
edemeyecekleri bir süratle cereyan etmektedir. Dolayısıyla, çıplaklığı
biraz da bilişsel donanımsızlığından kaynaklanan bu bön bakışlar, değişim
ile devrim ve gelişim ile evrim arasındaki ilişkiyi de anlayamamaktadırlar.
Tabuların yıkılması pahasına katledilen insani değerler, samimiyet örtüsü
altında törpülenen incelikler ve evrensel gerçekçilik pahasına yerle
yeksan edilen dünyevi doğrular insanlığın tüm tarihi boyunca salt insanlık
sıfatı ve kimliği altında yaşadığı en büyük yıkımın bahtsız
simgeleridir. Dünya değiştirilmektedir ve bu değişim insanın özü
devrilerek yapılmaya çalışılmaktadır. Her ne kadar “devrim” terimi
bizler için de kutsal bir anlam taşısa dahi, söz konusu devrim bizim gerçekleştirmek
istediğimiz aydınlık devrimin tam aksine, dünyayı, satın almaktan başka içgüdüsü
olmayan ve o içgüdünün kayıtsız şartsız denetimi altında yaşamaya
boyun eğmiş daha da gafil ve daha da şaşkın bireylerle doldurmaya yöneliktir.
Dünyanın tüm manevi güzellikleri domino taşları misali birbirlerine çarparak
devrilmekte, devrilen her soyut kalemiz bir başka manevi yıkımın habercisi
olmaktadır. Ne var ki, Cenab-ı Hakkın tüm canlılara bahşettiği doğal
tekamül sürecinden nasibini almasına izin verilmeyen bireyler, kendilerine
diretilen bu sahte gelişimin fabrika mamulü dikensiz gül bahçelerinde birer
ilkel bilgisayar oyunu kahramanı misali sahte engelleri aşıp itibar kazandıklarını
sanırken, Afrika’daki üçüncü dünya ülkelerinin aç ve sefil insanları,
doğanın elinde yontularak en kusursuz şekillerini kazanmakta ve evrimin
devrim; mekanik değişimin doğal gelişim karşısındaki mükemmeliyetini hiçbir
soluk benizliye kaptırmadıkları maraton birincilikleri, ikincilikleri ve
üçüncülükleriyle tüm evrene kanıtlamaktadırlar!
Aslında bizler için de bir uzun maratondur dünyanın ve insanlığın
devrilmesine karşı ilan ettiğimiz kendi devrimimiz. Aynı Çin Halk
Cumhuriyetinin ulu başbuğu Mao’nun adi çekik göz kafatasçısı Şangayşek’e
karşı yürüttüğü onurlu mücadele gibi... Kendisi de, asil “Türk”
ismine at sırtında yaşayıp çiğ etle beslenen homongoloslardan çok daha
fazla layık olan uygar kavim Uygurların soyundan gelen bu yüce liderin açtığı
yolda ilerleyen komünist Çin’in bugün geldiği nokta, nice günahsız gençlerin
kanlarıyla sulanan Tiananmen meydanına sığmayacak bir yaşanmış efsaneler
manzumesi niteliğindedir. Nitekim, bugün Çin hem ekonomisiyle hem de eğitilmiş
nüfusuyla dünyanın asıl büyük gücüdür. Satın alınacak mal olmaması
sayesinde satın alma güdüsüne gem vurulan bu kendince oruçlu millet, ahlaki
ve dünyevi eğitimine beşikten başlanan atılgan gençleri sayesinde Konfiçyus’un
yalnızca ucuz politikacıların ağızlarına sakız olan laflar üreten bir
geveze olmadığını ve Tao’nun sadece zevk düşkünü tembel gafillerin
okuması için yazılmış pasif sevişme teknikleri kitaplarına kaynak oluşturmakla
kalmadığını tüm dünyaya kanıtlamışlardır. “Yanki Emperyalistleri”
bile Başkan Gonzalo’nun ele geçirilmesi için Peru’daki kuklaları olan
Fujimori rejimine yardım ederken Çin’e yatırım yapmaktan geri duramamışlardır.
Bu yatırımlar neticesinde bugün dünyanın en büyük uçak üreticisi
konumundaki Boeing firması neredeyse tamamen Çin’e taşınmış, Nike,
Adidas gibi firmalar en büyük fabrikalarını Çin’de açmışlardır. Bugün
dünyanın geri kalan emekçilerine oranla çok daha sebatkar bir emek ve çetin
bir “pirinç” mücadelesi veren Çinliler bir doktorun bir işçiden şerefli
olduğunu yazan tüm çağdaş kitaplara inat, son gülenin iyi güleceğini
bildiklerinden mevcut koşullara metanetle sabretmekte ve kimbilir, belki
yeniden şaha kalkmak için NARO’nun Çin Seddi’nde yapacağı eylemleri
beklemektedirler.
Dünyanın diğer büyük devrimleri göz önünde bulundurulduğunda Çin’deki
devrimin uzun soluklu başarısı hemen dikkatleri çekmektedir. Örneğin
Rusya’da büyük devrimci Lenin’in üstün kişiliği ve fakir Rus
proletaryasının cansiperane mücadelesi doğrultusunda gerçekleştirilen
devrim bugün ülkenin mafya tarafından yönetilen bir çocuk pornosu ve kaçak
mp3 cd’leri devleti olmasıyla neticelenmiş; Küba’da ise Fidel
Castro’nun ilerleyen yaşı karizmasından hiç bir şeyi eksiltmese bile ülkedeki
hakça paylaşım rejiminin kendisinden sonra süremeyeceği apaçık anlaşılmıştır.
Bunların yanında, soyadıyla bile Türklük kavramına yeni bir boyut getiren
ve tüm çağdaş Anadolu Türklerinin manevi atası olarak milletimize sarı saçın
ve mavi gözün de yakışacağını İskandinavyalılar dahil tüm evrene kanıtlayan
süper önderimiz Mustafa Kemal’in imanlı ruhunun sönmeyen ateşiyle günümüze
kadar taşınan Türk devrimi ise maalesef eksik bırakılmış bir devrimdir.
Demokrat mı yoksa statükocu mu olması gerektiği konusunda henüz kendisi de
kesin bir karar verememiş olan devletimiz atamızın kendisine gösterdiği
muasır medeniyetler seviyesini uzun yıllar boyunca o medeniyetlerin uşağı
olmak zannettiğinden aynı anda hem siyah hem beyaz olmaya çalışmış ve
neticede gri bile olamamıştır. Her şeyin fiyatı artar; insanlarımız et, süt,
bez, tuz ve de yakacak alamaz; ve kitap ve kalem ve deftere ve açacağa para
harcayamazken; elbette ki bu milletten atamızın istediği kültürel devrimi
gerçekleştirmesini beklemek bile abesle iştigaldir. Ak elleri boğum boğum kınalı
Anadolu kadınına neredeyse bayram gününde oje sürdürebilecek kadar
ilerleyen Türk devrimi işte tam o noktada yöneticilerin gafletinden
kaynaklanan bir sekteler dizisine uğramış, başının üstündeki festen
kurtulan halkımız düşüncesini zapteden kafesten kurtulamamıştır. Buna
kutsal kitabımızın çizdiği şeriat yolundan kitlesel bir pervasızlıkla
ayrılışımız da eklenince Cumhuriyet devrimleri, atamızın yüce ruhunu
Azrail’in adil ellerine tesliminden sonra büsbütün zıvanadan çıkmış ve
eksik kalmıştır.
İşte NARO, bu ve benzeri tamamlanmamış devrimlerin neferi olduğu gibi,
devrilen insanlığın yeniden ayağa kalkması için yapılan tüm mücadelelerin
de en gözü kara cengaveridir! Türklük bilinciyle şerbetlenmiş imanlı
ruhlarımızla tat vermeye çalıştığımız bu laik cumhuriyetin, küreselleşme
adı altında sürdürülen kirli materyalist devrime karşı sarsılmadan
ayakta durabilmesi için, damarlarımızdaki asil kanda kaynaşan milli
evrimimize sahip çıkarak onu sınırlarından arınmış bir dünyanın kardeş
halkları arasında hakça paylaşılan zenginlikler içinde en kutsalı haline
getireceğimize and içeriz! Gönüller doğrudan, akıllar gerçekten ve gözler
duvarlardan esirgenmesin!
Her şey daha güzel bir dünya için!
|