Fadime Özkan
dergibi.com
- 21/02/2002
Bu ülkenin insanları onu 1980'li yıllarda çevrilen Türk filmlerinde tanıdı. Bedene oturan, kruvaze erkek takım elbiselerinin moda olduğu yıllardı. Kadınlar saçlarını kuş yuvası kestirip, geniş vatkalı elbiseler giyerlerdi. Bu elbiselerin, kalçaların üstüne doğru gelen kocaman fiyonklu geniş kuşakları, tiril tiril etekleri olurdu. Ayaklarda, fiyongun ille de uygun bir yere iliştiriliverdiği yumurta topuklu ayakkabbılar...
Sokaklarda Murat 124'lerin, 131'lerin hâlâ büyük bir cakayla dolaştığı, az sayıdaki evde bulunan siyah / kırmızı / krem renkli ağır ahizeli telefonların komşu kadınların kıskançlık duygusunu habire kaşıdığı, sadece cumartesileri yayınlanan Türk filmlerinin heyecanla beklendiği TRT'nin TRT olduğu yıllar... İhtilal olmuş, sokaklarda akan kanın ve çekilen acıların adı ve yatağı değiştirilmiş... Basın "ne güzel yaptınız paşam" şakşakçılığını kimselere kaptırmıyor. yağşekerunneararsanbulunuyorartık devri başlamış; herşey güllük gülistanlık. İhtilal sindirmiş ve sin-di-ril-miş...
Bu yıllar, sinema salonlarına akın bir yana, videonun saltanatını ilan ettiği yıllar aynı zamanda... Her mahallede bir milyoner yaratma projesi meyvelerini vermeye başlamış, hemen hemen her mahallede bir ya da iki evin misafir odalarındaki vitrinlere, üzerlerine dantelden, iğne oyalarından örtülerin serildiği video teypler kurulmuş. Mahalleli cümbürcemaat eve dolmuş. Ortama gürültülü bir neşe hakim. Taa ki o ekranda görünene kadar.
Üç dört düğme açtığı gömleğinden çıkan kıvırcık kılları ve seyrek ama kabarık sarı saçları, altınkolyekünyeveyüzükleri, mendil cebine yerleştirdiği gömleğiyle aynı renkten mendili ve elini cebine koyarken bir tarafını çektirdiği ceketiyle ekranda o görünür, mahalleli kadınların tiksinen bakışlarına, ağızlarında biriktirmeye başladıkları tükürüklerine rağmen her defasında, okul önlerinde, tuzağa düşüreceği liseli kızları beklerdi. "Masumyavrucak"ların bu gösterişli sarı adamın ağına düşmesi hiç de uzun sürmezdi.
O ise tam bir profesyonel gibi discoteğe götürdüğü kızın gazozuna kaşla göz arasında ilaç atıp, 'aybaşımdönüyorkendimiçokkötühissediyorum'lar karşısında görevini ezbere yapar, bir otel odasında, kızı kötüemellerinealetederdi.
Birbirlerine sokularak yüreklerinin çırpıntısını yatıştırmak isteyen komşu kadınlar, kontrol edemedikleri sesleriyle "boyun devrilsin inşallah", "kanın altına aksın Allahsız" derlerdi. Sonrası belliydi zaten; bir dirseği üzerinde, gözyaşları içinde başına gelenlere bir türlü inanamayan kızı, o sarıpişkingülüşü eşliğinde genelev patronuna satardı.
Filmler değişir onun rolü değişmezdi. Tecavüzcü Coşkun gibi, anlık saldırıların adamı değildi. Bağlantıları olurdu, daha planlı hareket ederdi. Önce avını seçer, sonuca ulaşmak için acele etmez, her anın tadını çıkarır ve sonrasında da öylesine, ortadan kaybolurdu. O yıllarda çevirdiği filmlerle arada bir televizyon kanallarında görünüp nefretini yenilese de uzun zamandır unutup gitmiş, sarı bıyıklarını geçmişin tozlu raflarında ağarmaya bırakmıştık. Ama öyle olmadı.
Attıkları her adım gazozlarına ilaç atılması ya da kandırılıp anarşik olaylara karıştırılması korkusuyla şüpheyle karşılananlar, "ay aman" büyütülenler, üzerlerindeki bu baskıya rağmen şöyle bir silkinip "mahallenin dahi delileri" olarak çıktılar sahneye. Hem de ceplerinde Nuri Alço'yla! Nuri Alço Revival adını verdikleri örgütleriyle eylemlere girişiyorlar. "Bizler; dünya düzeninden gerektiği kadar hoşnutsuzluk duymayan Türk gençliğine karşı izale-i evsâh vazifemizi yerine getirmek için yola çıktık" deyip ellerinde fırça, boş buldukları her yere "Nuri Alço" yazıyorlar: "Mekanımız sokaklar, silahımız boyalar, cephanemiz ise Nuri Alço’dur." diyorlar. Günah keçisi seçtikleri Nuri Alço'nun sadece adını değil tüm çağrışımlarını; sarı seyrek ama inadına kabarık saçlarını, pembe beyaz tenini, sarı bıyıkları altında gevrekçe gerilen yeni ıslatılmış dudaklarını, beyaz çoraplarını-krem rengi pabuçlarını, takılarını... herşeyini, bu imgenin örüldüğü zamanlara ilişkin ne varsa geçmişte, hepsiyle birlikte kullanıyorlar. Bilgisiz değiller, ebleh hiç değil.
Bilinçaltımıza yerleşen Nuri Alço imgesini uyandırmak, içimizi sarsmak, "gafil ve şaşkınlar"ı irkiltmek, ürkütmek, uyandırmak istiyorlar. Duvarlara, bilboardlara, köprüaltlarına, bulduklara heryere, herhangi bir anlama çekilmesin diye her renkte boyayla yazıyorlar Nuri Alço adını.
Başından beri yaşadıklarımız o kadar acıklı bir absürdizm taşıyor ki, bu, kaçınılmaz olan aslında. Gerekli bir gerçekçilik. Nuri Alço Revival, Nuri Alço'dan ve onu Nuri Alço yapan şeylerden daha absürd değil. Zekayı parlatan, bir an, ama çok çok kısa bir an yoksa bunlar deli mi dedirten bir şaşırtıcı yansıma / yansıtma bu. Bilinçaltımıza tutulmuş bir ayna Nuri Alço Revival.
Organizasyon'un, örgütün (böyle diyorlar kendilerine) gazetelere haber olmasının ardından Nuri Alço, hayatını anlamlandıracak bu şanlı görevi anlamadığını göstererek, "walla, benim bunlarla bir ilgim yok" diye silinerek, yine kendinden bekleneni yapıyor; ne kadar doğru bir tercih olduğunu gösteriyor. Mat zeka. Yine figüran.
Oysa, hiç oralı olmasaydı, sussaydı, sadece sussaydı ve, biz eylemleri beğendiğini, benimsediğini, yoksa, yoksa... biz onu yanlış mı tanımışız, yoksa yaşanılanların başka bir anlamı da olabilir mi?, Nuri Alço bile değişebiliyorsa; olsaydık...., işte asıl şaşırtıcı şey bu olurdu. İşte o zaman filmi başa almamıza da gerek kalmazdı. İşte o zaman Nuri Alço Revival, gerçekten absürd ve gereksiz olurdu.
Her şey daha güzel bir dünya için!
Bildiriler Eylemler Medyadan Seçkiler Üyelerimiz Katılım Mektuplaşmalardan Seçmeler